|
SON DAKİKA
Meteoroloji'den kuvvetli yağış uyarısı
TBB'den kredi kartı aidatı açıklaması
Hırsızların şifreleri
İnanır'ın biyopsi sonucu açıklandı
Babacan Meclis'te bütçeyi konuştuTBMM Genel Kurulu, 2012 yılı Mali Bütçe görüşmeleri gerçekleşiyor. Hükümet adına bütçe ile açıklamaları Başbakan Yardımcısı Ali Babacan yaptı. Meclis'e Avrupayı hatırlattı.
MHP lideri Bahçeli'den sonra ara verildi. Aradan sonra kürsüye hükümet adına bütçe konuşmasını Başbakan Yardımcısı Ali Babacan yapıyor.
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Türkiye ekonomisinin, bir zamanlar ekonomik krizlerin siyasi krizleri, siyasi krizlerin ekonomik krizleri körüklediği, bir belirsizlik, ümitsizlik, güvensizlik ortamından bugünlere ulaştığını söyledi. Babacan, TBMM Genel Kurulunda, 2012 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı'nın tümü üzerinde, Hükümet adına görüş ve eleştirileri cevapladı. 2012 yılı bütçesinin bozulan dış dünya konjonktürü dikkate alınarak, mali disiplini güçlendirecek ve Orta Vadeli Program'da ortaya koyulan perspektife destek verecek bir yapıda hazırlandığını ifade etti. 2012 yılı bütçesinin, AK Parti Hükümetleri tarafından hazırlanan 10. bütçe olduğuna dikkati çeken Babacan, diğer 9 bütçede olduğu gibi 2012 yılı bütçesinde de bir yandan küresel şartlar dikkate alınırken, diğer yandan da sosyal politikalar, özellikle istihdam artışının özenle gözetildiğini belirtti. Diğer bütçelerde olduğu gibi bu bütçede de halka hizmeti en öncelikli hedef olarak benimsediklerini, ekonomik kalkınmaya odaklandıklarını, bireysel ve toplumsal refahı gözettiklerini anlatan Babacan, şöyle devam etti: ''Yine bu bütçe ile gerekli olan kamu yatırımlarını sürdürmeyi, özel sektörün üretim ve yatırımlarını desteklemeyi, ihtiyacı olan toplum kesimlerine el uzatmayı, kamu çalışanlarının, tarım üreticisinin alın terinin karşılığını vermeyi ve vatandaşlarımızın sağlık ve eğitim gibi en önemli kamu hizmetlerinden yeterince yararlanmalarını hedefliyoruz. Hiç kuşkusuz, bu bütçe, AK Parti iktidarında 9 yıldır devam eden ekonomik ve siyasi istikrara yeni bir halka teşkil edecektir. Türkiye ekonomisi, bir zamanlar ekonomik krizlerin siyasi krizleri, siyasi krizlerin ekonomik krizleri körüklediği, bir belirsizlik, ümitsizlik, güvensizlik ortamından bugünlere ulaşmıştır. Üç haneli rakamlara kadar yükselen enflasyon, yüksek kamu açıkları ve kamu borç yükü gibi unsurlar yıllarca tüm ekonomik birimlerde ciddi güven zafiyeti oluşturmuştu. Türkiye, o günden bugüne kadar büyük yol kat etmiştir. Ekonomik istikrar kalıcı olarak sağlanmış, üreticinin ve yatırımcının önünü açan bir anlayışla ekonomik programlar uygulamaya konulmuş, şeffaflık ve öngörülebilirlik garanti altına alınmış ve Türkiye her alanda tarihinde görülmemiş başarılara imza atarak, küresel ölçekte takdirle bahsedilen bir ülke konumuna yükselmiştir. Türk dış politikası uluslararası kamuoyunda dikkatle izlenir hale gelmiştir. Küresel gelişmelere ve ulusal önceliklerimize paralel olarak Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika'da yeni açılımlar gerçekleştirilmiş, dünyanın her noktasını dikkatle izleyen, kucaklayıcı, bütünleştirici bir yaklaşım benimsenmiştir. Dış politika alanındaki bu açılımlara paralel olarak gerçekleştirilen iş birliği projeleri beş kıtaya yaygınlaştırılmıştır.'' -''Dış politikada sıfır sorun''- AK Parti'nin, 12 Haziran seçimlerinde, Türkiye genelinde hemen hemen her iki seçmenden birinin oyunu alarak, yüzde 49,8 gibi yüksek bir oranla ve üçüncü kez birinci parti olarak, demokrasi tarihinde örneği az görülür bir başarı elde ettiğini vurgulayan Babacan, ''12 Haziran seçimlerinde, milletimiz, AK Parti'nin 9 yıldır yaptığı icraatları onayladığını, aynı zamanda 2023 yılı hedeflerine de gönülden inandığını sandık yoluyla ilan etmiştir'' dedi. Milletin, AK Parti hükümetlerinin politikalarına güvendiğini, bu politikaların sürdürülmesi gerektiğini, istikrar ve güven zemininin muhafazasını 12 Haziran'da çok net şekilde ifade ettiğini kaydeden Babacan, ''12 Haziran seçimleri, bütün siyasi partiler kadar, AK Parti ve AK Parti Hükümeti için, adeta politikaların, plan ve projelerin test edildiği, sınandığı bir seçim olmuştur. İç politikadan dış politikaya, ekonomiden demokratikleşmeye kadar her alanda milletimiz AK Parti politikalarına duyduğu güveni ortaya koymuştur. Bu bütçe görüşmelerinde, şu hususları, özellikle vurgulamak durumundayız. İç politika dış politikadan ayrı değildir. Ekonomi, demokratikleşmeden bağımsız değildir'' şeklinde konuştu. ''İçine kapanmış, dünya ile arasına duvarlar örmüş bir ülkenin, iç politikada istikrarı, ekonomide büyümeyi, demokratikleşmede reformları gerçekleştirmesi beklenemez'' ifadesini kullanan Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Aynı şekilde, ekonomisi zayıf, istikrarsız, güven zemininden uzak bir ülkenin, dış politikada elinin güçlü olması da beklenemez. AK Parti hükümetleri, 9 yıl boyunca işte bu hassas dengeyi gözetmiş, tek alanda değil, her alanda koordineli, uyumlu bir çalışmayla topyekun gelişmeyi Türkiye;ye yaşatmıştır. AK Parti iktidarı, dış politikada, 'Sıfır sorun' ilkesinden asla vazgeçmemiştir, asla taviz vermemiştir. Aktif dış politikamızın ve sıfır sorun ilkemizin, başta ekonomi olmak üzere, Türkiye'de her alanda ne boyutta yansımalarının olduğu açıktır, nettir. Bakınız, sıfır sorun, susmak değildir, onaylamak değildir, sessiz, tepkisiz kalmak asla değildir. Biz, başta bölgemiz olmak üzere, barışı tesis etmek için her zeminde ve her fırsatta azami gayreti gösterdik. Bütün komşularımızla sorunları masaya yatırdık ve aktif şekilde sorunların çözümü için çaba sarf ettik. Ancak, bunu yaparken, bölgemizde olsun, dünyada olsun, haksızlıklara, zulme, çatışmalara, katliamlara, yoksulluğa ve gelir adaletsizliğine, hukuksuzluğa göz yummadık. Afganistan'daki insanı da Gazze'deki insanı da bir can olarak gördük. Afrika, Somali, Libya, Mısır, Tunus, Filistin için seferber olduk. Haiti, Şili, Gürcistan için de seferber olduk. Dinine, mezhebine, derisinin rengine, yaşadığı toprağın altındaki madenlere, petrole, elmasa bakmadan, insana sadece insan olduğu için sahip çıktık, hakkını savunduk. 'Birileriyle ters düşeriz' diye bakmadık. 'Birilerini karşımıza alırız' diye tedirgin olmadık. Diyalog, uzlaşma, barış ne kadar ilkelerimiz olduysa insan hakları ve hukuk da o kadar temel ilkelerimiz oldu. İşte şu anda da Ortadoğu'da yaşanan hadiselere aynı ilkelerden bakıyoruz. Libya'ya, Tunus'a, Mısır'a nasıl insaniyet gözlüğüyle, vicdan nazarıyla baktıysak, Suriye'ye de sadece insaniyet gözlüğüyle, vicdan nazarıyla bakıyoruz. Biz, 9 yıl boyunca Suriye ile iyi ilişkiler tesis etmenin gayreti içinde olduk. Bir yandan iki ülkenin karşılıklı istifadesine olacak adımları atarken, bir yandan da ülkelerimizin ve bölgelerimizin refahı adına reformların üzerinde dikkatle durduk. Suriye yönetimine, en üst düzeyde, gereken reformların yapılması tavsiyesini her fırsatta ifade ettik. Suriye'nin uluslararası sisteme entegre olabilmesi, sorunları çözebilmesi, halkının refahını artıracak reformları gerçekleştirmesi için yönetimi her zaman teşvik ettik. Tunus, Mısır ve Libya'nın ardından, Suriye'de olaylar başladığında, son derece soğukkanlı biçimde yine Suriye yönetimine tavsiyelerimizi ilettik. Ne var ki Suriye yönetimi, reformları cesaretle, kararlılıkla gerçekleştirmek yerine, hem bize, hem tüm dünyaya doğruları söylememiştir, verdiği sözlerde durmamıştır. Suriye yönetimi, muhalefetin taleplerine, halkın isteklerine kulak vermek yerine, şiddeti, öldürmeyi, sindirmeyi, susturmayı tercih etmiştir. Suriye'de kan akarken, Suriye'de masum insanlar öldürülürken, yanı başımızda açık bir zulüm yaşanırken, hiç kimse bizden susmamızı, tepkisiz kalmamızı bekleyemez. Türkiye'nin Suriye'ye karşı tavrı, tamamen insanidir, tamamen hukukidir.'' Kan ve gözyaşının dinmesinden, Suriye'de ve bölgede huzur ve barışın sağlanmasından başka hiçbir arzularının olmadığının bilinmesini isteyen Babacan, tüm bölge ülkelerinin de kendilerinin Suriye konusundaki barışçı, insani tutumumuzu gördüğünü ve bunu desteklediğini ifade etti. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Türkiye'nin, bir yandan tarihiyle yüzleşmeye, tarihin karanlık hadiselerini aydınlatmaya, diğer yandan aydınlık bir gelecek inşasına aynı ivmeyle devam edeceğini söyledi. TBMM Genel Kurulunda, 2012 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde Hükümet adına eleştirileri yanıtlayan Babacan, güçlü bir ekonomi ve güçlü bir ülke için, iç huzurun ve güvenliğin ne kadar önemli ve elzem olduğunun son 9 yılda bir kez daha teyit edildiğini belirtti. Zor bir coğrafyada bulunan Türkiye'nin istikrar, huzur ve güvenliğine yönelik terör saldırılarına maruz kaldığını ifade eden Babacan, ''Bugün artık, terörist faaliyetlerin, tamamıyla Türkiye'nin huzuruna kastettiği daha net olarak ortaya çıkmıştır. Terör örgütünün, iddia ettiği gibi, bir hak mücadelesi veren örgüt değil, taşeron bir örgüt olduğu daha net olarak görülmüştür'' diye konuştu. Hükümetin 9 yıl boyunca, Doğu ve Güneydoğu'ya yaptığı yatırımların, demokratikleşmede attığı cesur adımların, terör örgütünü zeminsiz bıraktığını, istismarı önlediğini, örgütün niyetlerini adeta iyot gibi açığa çıkardığını kaydeden Babacan, şöyle devam etti: ''Şunu bugün artık çok net olarak görüyoruz: Terör örgütü demokratikleşme adımlarından çok ciddi şekilde rahatsızlık duyuyor. Terör örgütü, ülkede artan kardeşlik ikliminden ciddi şekilde rahatsızlık duyuyor. Terör örgütü, bataklığın kurutulmasından, istismar araçlarının ortadan kalkmasından büyük rahatsızlık duyuyor. Son dönemde artan saldırılar, terör örgütünün bu rahatsızlığını açıkça göstermiştir. Ayrıca bu saldırılar, terör örgütünün yeni bir ihale alarak, taşeronluk yaptığını da tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde netleştirmiştir. Doğu ve Güneydoğu'ya yapılan devasa yatırımlar, eğitim, sağlık, adalet ve emniyet hizmetleri, terör örgütünün istismar alanlarını yok etmiştir. Tüm tahriklere, tüm senaryolara rağmen Hükümetimiz, demokrasi güvenlik dengesinden asla taviz vermemiştir, vermeyecektir. Terörle kararlılıkla mücadele ederken, sivil halkın hukukunu gözetiyor, bölgenin refahını en üst düzeyde geliştirmek için yatırımlarımızı sürdürüyoruz. Nitekim bugün, bölge halkı da terör örgütünün gerçek yüzünü görmekte ve arasına mesafe koymaktadır. Terör örgütünün son dönemde masum sivillere, çocuklara, hatta doğmamış bebeklere yönelik saldırıları, en önce bölge halkı tarafından nefretle karşılanmıştır. Terör örgütünün, kendi militanlarına dahi acımasız bir şiddet uyguladığı görülmüş, terörün maskesi düşmüştür. Hükümet olarak, terörle mücadeleyi hız kesmeden sürdüreceğiz.'' Babacan, gerek güvenlik tedbirleriyle, gerek diplomatik girişimlerle, gerekse demokratikleşme adımlarıyla, terörü minimize etme çabalarının kararlılıkla yürütüleceğini belirterek, ''Türkiye, bir yandan tarihin karanlık hadiselerini aydınlatmaya, bir yandan da aydınlık bir gelecek inşasına aynı ivmeyle devam edecektir'' diye konuştu. -''Mevcut Anayasa Türkiye'ye dar geliyor''- Üçüncü AK Parti iktidarı döneminde demokratikleşme adımlarının hız kazanacağı, Türkiye'nin bölgesinde demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak yükseleceği bir dönem olacağına işaret eden Babacan, ''Hiç şüphesiz, yeni bir Anayasa, bu üçüncü dönemimizin en önemli adımlarından olacaktır'' diye konuştu. Mevcut anayasanın, bölgesinde ve dünyada ilham kaynağı olan Türkiye'ye artık dar geldiğinin herkes tarafından kabul edildiğini ifade eden Babacan, bu nedenle yeni bir anayasanın yapılması için çalışmaların başlatıldığını anımsattı. Babacan, ''İnşallah bu Meclis sivil, demokratik, katılımcı bir Anayasa yapabileceğini milletimize ve dünyaya ispat edecektir'' dedi. -Küresel kriz- Babacan, geçen yılki bütçe dönemi ile kıyaslandığında bu yıl küresel ekonomiye ilişkin iyimserliğin biraz daha azaldığını, özellikle AB bölgesindeki borç ve bankacılık sektörü sorunları nedeniyle karamsarlığının arttığı bir dönemden geçildiğini söyledi. Babacan, şöyle devam etti: ''Krize yüksek borçluluk oranlarıyla yakalanan ülkeler, genişletici politikalar nedeniyle kamu açıklarının artırması ve büyüme performanslarının azalması nedeniyle sürdürülmesi mümkün olmayan borçluluk oranlarına ulaşmışlardır. Kamu borcuna ilişkin endişelerin bankacılık sistemine ilişkin görünümü kötüleşmesi sorunu daha da ağırlaştırılmıştır. Bunun sonucunda da hem piyasalarda hem de reel sektörde güven ortamı ciddi şekilde zarar görmüş hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde büyüme yavaşlamış, özellikle Avro Bölgesi ekonomisine ilişkin resesyon beklentileri giderek kuvvetlenmiştir. Avrupa Birliği Komisyonu'nun en son tahminlerine göre önümüzdeki dönemlerde Avro Bölgesi ekonomisinde neredeyse sıfır büyüme beklenmektedir. Geçtiğimiz hafta yayınlanan son OECD tahminlerine göre de Avro Bölgesi ekonomisinde bu yılın son çeyreğinden 2012 yılının ikinci çeyreğine kadar daralma beklenmekte, sonraki dönemlerde ise büyümenin çok zayıf seyretmesi öngörülmektedir. Avro Bölgesine ilişkin düşük büyüme beklentilerine paralel olarak küresel büyüme beklentileri de her geçen ay bozulmaktadır. Eylül ayındaki IMF tahminlerine göre 2011 ve 2012 yılları küresel büyüme tahminleri yüzde 4 seviyesindeyken, Kasım ayındaki OECD tahminlerine göre küresel ekonominin daha da yavaşlayarak 2011 yılında yüzde 3,8 oranında, 2012 yılında ise yüzde 3,4 oranında büyümesi öngörülmektedir. Avro Bölgesindeki borç krizi Almanya hariç neredeyse tüm bölge ülkelerine sirayet etmiş durumdadır. Eğer gereken tedbirler en kısa zamanda alınmazsa krizin daha da derinleşerek sistemik bir hal alması ve bankacılık kanalıyla küresel boyutlara ulaşması sürpriz olmayacaktır.'' -''G-20 gibi yapıların önemi artmıştır''- Avro Bölgesinde ortak bir para politikası olduğunu, bu nedenle münferit ülkelerin para ve kur politikaları işlerliğini yitirdiğini belirten Babacan, bu ülkelerde, raydan çıkan kamu dengelerini ve dış dengeleri düzeltecek tek mekanizma olarak maliye politikaları kaldığını ifade etti. Bu mekanizma aracılığıyla yapılacak düzeltmenin sancısının ve sosyal maliyetinin büyük olduğunu anlatan Babacan, ''Pek çok hükümet zayıflamıştır. İnanılır ve güvenilir planlar ortaya konulamamaktadır. Bu durum, özellikle Avro Bölgesinde borç sorununu derinleştirici bir rol oynamaktadır. Avro Bölgesinde güçlü, ortak bir kamu maliyesi çerçevesinin acilen oluşturulması gerekmektedir. Bu çerçevenin etkili yaptırım mekanizmalarını da içermesi şarttır'' diye konuştu. Avrupa'da borç kriziyle beraber bankacılık sektörünün bilanço yapısının zayıflığının da küresel ekonominin karşı karşıya kaldığı önemli risklerden biri olduğunu dile getiren Babacan, bu nedenle bölgedeki bankaların sermaye yeterliliklerinin artırılması gerektiğine işaret etti. Pek çok Avrupa ülkesinde yapısal reformların kaçınılmaz hale geldiğini vurgulayan Babacan, şunları söyledi: ''Bununla beraber Avrupa Merkez Bankası, Avro Bölgesinde olan hiçbir ülkede finansal bir çöküşe izin vermemelidir. Son dönemde yaşanan gelişmeler, ülkelerin birlikte, kararlı ve eşgüdümle hareket etmelerini zorunlu hale getirmektedir. Türkiye'nin, gelişmekte olan ülkelerin de dahil olduğu G-20 gibi yapıların önemi artmıştır. Küreselleşmenin getirdiği ticari ve finansal ilişkilerin boyutu, küresel işbirliğinin yanında bölgesel işbirliklerinin de önemini gün yüzüne çıkarmıştır. Genel olarak Avrupa'nın, özel olarak ise Avro Bölgesinin ekonomimiz için taşıdığı önem, bölgeyi yakından takip ederek, gerektiği noktalarda hızlı bir şekilde tepki vermemiz ihtiyacını doğurmaktadır. Katıldığımız uluslararası platformlarda, iyi düşünülmüş plan ve programlar hazırlanması, yapısal zafiyetleri giderecek politikalar geliştirilmesi ve bunların dirayetle uygulanması ihtiyacını üzerine basarak dile getiriyoruz.'' Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, kazanımları riske atacak her türlü eğilimden uzak duracaklarını belirterek, ''Türkiye'nin sağlam kamu mali dengeleri, bu kriz döneminde bizi diğer ülkelerden ayrıştıran en önemli unsurlardan biri olmuştur'' dedi. Babacan, TBMM Genel Kurulunda, 2012 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı üzerinde Hükümet adına eleştirileri yanıtlarken, Türkiye'nin girişimleriyle başlatılan, eş başkanlığının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yürüttüğü Medeniyetler İttifakı Projesinin aynı heyecanla yolunda ilerlediğini söyledi. Babacan, ''Şu anda 100'ün üzerinde ülke medeniyetler ittifakının dostlar grubu içindedir, pek çok uluslararası kuruluş da bu yapının içine girmiştir'' diye konuştu. Küresel kriz ortamında Türkiye ekonomisinin diğer pek çok gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeye göre çok daha sağlam bir zemin üzerinde durduğunu kaydeden Babacan, ''Türkiye'nin 2010 yılında kamu borç stokunun GSYH'ye oranın yüzde 42,2 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran AB'de de yüzde 80,1, ABD'de ise yüzde 94,4 seviyelerindedir. Biz, önümüzdeki dönemde de sürdürülecek mali disiplinin sonucu olarak bu oranın daha da gerileyerek 2014 itibarıyla yüzde 32 olarak gerçekleşmesini hedeflemekteyiz'' diye konuştu. -Kılıçdaroğlu'nun sözlerine yanıt- CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ''doğan her çocuğun borç miktarından' bahsettiğini hatırlatan Babacan, şöyle konuştu: ''Borç miktarından bahsedince o zaman birilerinin de doğan her çocuğun gelirinden de bahsetmesi gerekir. Doğan her çocuğun gelirinin 10 bin dolar olduğunu herhalde birilerinin de söylemesi gerekir. Borç, Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla'ya oran olarak ölçülür. Bu bütün dünyada böyledir. 9 yıldır maalesef biz bunu burada anlatmakta, siz de anlamakta güçlük çekiyorsunuz. Rakamlarla oynayarak borcu daha farklı göstermek mümkün değildir. Bugün itibarıyla Türkiye'nin risk pirimi, AB üyesi 15 ülkeden daha düşüktür. Türkiye'nin borçlanma faizi, AB üyesi pek çok ülkeden daha düşüktür. Bu durum bize Türkiye'de kamu borcunun artık bir sorun olmaktan çıktığını göstermektedir. Hatta Haziran 2011 itibariyle kamunun net dış borcu artık sıfır mertebelerinde seyretmektedir. Yeni tüm kamu sektörünün, merkezi hükümet, belediyeler, KİT'ler, tümünün dış borcuyla, döviz borcuyla Türkiye Cumhuriyeti'nin toplam döviz varlıkları artık başa baş noktaya gelmiştir. Borç konusunda bu kadar iyi noktaya gelmemize rağmen hala bu konunun çok basit rakamlarla gösterilmeye çalışılmasına pek kimse inanmamakta, değer vermemektedir. Türkiye'nin sağlam kamu mali dengeleri, bu kriz döneminde bizi diğer ülkelerden ayrıştıran en önemli unsurlardan biri olmuştur. Bu konuda Orta Vadeli Program çerçevesinde koyduğumuz irade de açık ve nettir. Kazanımlarımızı riske atacak her türlü eğilimden uzak duracağımızın altını bir kez daha çizerek burada vurgulamak istiyorum. Bugün Türkiye ekonomisinin ayaklarını yere sağlam basmasını sağlayan bir başka önemli alan ise örnek bir bankacılık sektörü ile güçlü düzenleme ve denetleme çerçevesidir. Günümüzde pek çok gelişmiş ülkenin bankacılık sektörünün karşı karşıya kalmış olduğu zafiyetler, vakitlice alınan tedbir ve düzenlemeler sayesinde Türk bankacılık sektörü için söz konusu bile değildir. Yüksek sermaye yeterliliği, kredilerdeki düşük takibe düşme oranı, piyasa risklerine karşı dayanıklı bilanço yapısı ve karlılık performansı ile Türk bankacılık sektörü tüm dünya tarafından takdirle izlenmektedir. ABD'de ve AB'de yaşanan ekonomik sorunların iki önemli kaynağı olan kamu maliyesi ve bankacılık Türkiye'nin en güçlü olduğu alanlardır.'' -''Türkiye, krizden en hızlı çıkan ülke''- Babacan, gelişmiş ülkeler başta olmak üzere pek çok ülkenin yüksek işsizlik, düşük büyüme, kırılgan bankacılık sistemi, yüksek bütçe açıkları ve artan kamu borç stokları gibi sorunlarla mücadele ettiği bu dönemde, Türkiye'nin krizden en hızlı çıkan ülkelerden biri olarak takdir topladığını, temel ekonomik göstergelerin uluslararası karşılaştırmalarının bunu ortaya koyduğunu söyledi. Özellikle büyüme performansı açısından Türkiye'nin dünyada önde gelen ülkeler arasında yer aldığına işaret eden Babacan, ''Türkiye, 2010 yılında yüzde 9 büyüme oranıyla tüm Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yer almıştır. 2011 yılının ilk yarısında da yüzde 10,2'lik büyüme oranıyla hem G-20 ülkeleri arasında hem de Avrupa ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ekonomi olmuştur'' dedi. 2011 yılı için Orta Vadeli Program'daki büyüme tahmininin yüzde 7,5 olduğunu, son açıklanan bazı öncü göstergeler ışığında büyüme oranının yüzde 7,5'in üzerinde gerçekleşmesini beklediklerini anlatan Babacan, 2012 yılında ise küresel ekonomideki yavaşlamaya bağlı olarak büyümenin yüzde 4 olacağını tahmin ettiklerini belirtti. -''Yüksek oranda istihdam artışı yaşandı''- Uygulamaya koydukları zamanlı politikalar ve güçlü büyüme sayesinde, son dönemde yüksek oranda istihdam artışı yaşandığına dikkati çeken Babacan, 2010 yılında, istihdamda bir önceki yıla göre 1 milyon 317 bin kişilik artış sağlandığını, bu sayede, 2009 yılında yüzde 14 düzeyinde bulunan işsizlik oranının, 2010 yılında yüzde 11,9'a gerilediğini, söz konusu düşüşün, OECD verilerine göre 2010 yılındaki en hızlı düşüş olduğunu vurguladı. 2011 yılında, güçlü büyüme sürecinin sürmesinin işgücü piyasasına olumlu yansımaya devam ettiğini ifade eden Babacan, ''Yılın ilk üç çeyreği itibarıyla 1 milyon 689 bin kişilik istihdam artışı sağlanırken, işsizlik oranı yüzde 9,2 olarak gerçekleşmiştir. Mukayese edecek olursak, AB'de Ağustos itibarıyla ortalama işsizlik yüzde 9,7, Avro bölgesinde de yüzde 9.7'dir. Genç işsizlerdeki oranlara geldiğimizde Avro bölesinde yüzde 21, AB'nin tümünde yüzde 21,5, Türkiye'de ise yüzde 18,6'dır. Yani gençlerdeki işsizlik sadece Türkiye'de değil, pek çok ülkede problemdir ama Türkiye AB ortalamasının altındadır. İspanya gibi ülkelerde gençlerin yüzde 40'ı işsizdir'' dedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun iddiasının aksine kadınların çalışma hayatında istihdam oranlarının son yıllarda giderek arttığını söyleyen Babacan, ''Aslında bu konu Sayın Kılıçdaroğlu'nun tam tersine çok ciddi mesafe aldığımız konudur. Bakın küresel krize rağmen 2008 yılında Türkiye'de çalışan kadınların sayısı 239 bin kişi artmıştır, 2009 yılında bunun üzerine 276 bin kişi, 2010'da 554 bin kişi daha, 2011 Ağustos ayı itibarıyla 611 bin kişi daha eklenmiştir. Küresel krize rağmen Türkiye'de istihdam edilen kadın sayısı her yıl artış göstermiştir'' diye konuştu. Ülkelerin, küresel krizin işgücü piyasası üzerindeki etkilerinin en yoğun düzeyde hissedildiği 2009 yılının ilk çeyreğinden bugüne kadarki performansları incelendiğinde, Türkiye'nin işgücü piyasasında diğer ülkelere kıyasla elde ettiği başarı daha da ön plana çıktığını belirten Babacan, OECD verilerine göre, Türkiye'nin, 2009 yılı ilk çeyreği ile 2011 yılı ikinci çeyreğini kapsayan dönemde en fazla istihdam artışı sağlayan ülke olurken, işsizlik oranını en fazla düşüren ülkeler arasında ikinci sırada yer aldığını anlattı. ''Hükümetlerimiz döneminde Türkiye tekrar tek haneli enflasyon rakamlarıyla tanışmıştır. Enflasyon 2010 yılında son 40 yılın en düşük seviyesine inmiş ve yüzde 6,4 olarak gerçekleşmiştir'' diyen Babacan, ancak kriz sonrasında iç talepteki güçlü seyrin, küresel emtia fiyatlarındaki artış, döviz kurundaki yükselme ve bazı ürünlerdeki vergi-fiyat ayarlamaları enflasyonun artmasına sebep olduğunu, önümüzdeki dönemde bu faktörlerin etkisinin giderek azalacağını ve 2012 yıl sonu itibarıyla enflasyonun yüzde 5 olan hedefle uyumlu bir patikada seyredeceğini öngördüklerini kaydetti. -cari işlemler açığı ve enflasyon- İhracat pazarlarındaki durgunluğa rağmen ihracatın bu yılın ilk on ayında yüzde 20,2 artış gösterdiğini, ihracatın 2011 yılı sonu itibarıyla bugüne kadarki en yüksek düzeye çıkarak 134,8 milyar dolar olmasını beklediklerini açıklayan Babacan, şöyle konuştu: ''Diğer yandan yurtiçi tüketim ve yatırım talebindeki canlanmaya bağlı olarak ithalatta da hızlı bir artış gözlenmiştir. Bu faktörlere ilave olarak, emtia ve enerji fiyatlarındaki artışlar ve dış talebin zayıf seyretmesi 2010 ve 2011 yıllarında cari açığın artmasına yol açmıştır. Cari işlemler açığı ve enflasyondaki gelişmelerin makro ekonomik ve finansal istikrar üzerindeki etkilerini sınırlandırmaya yönelik olarak, para politikası, makro ihtiyati tedbirler ve maliye politikası alanında gerekli adımlar atılmaktadır. Bu çerçevede, 2010 yılının sonundan itibaren para politikası araçları ile kredi büyümesinin kontrol altına alınması, mevduatın vadesinin uzatılması ve cari işlemler açığının finansmanında uzun vadeli kaynakların payının artırılması hedeflenmiştir. Öte yandan, konut kredilerinde teminat oranı, kredi kartlarında asgari ödeme oranı ve ihtiyaç kredilerinde genel karşılık oranları artırılmıştır. Sermaye yeterlilik oranı hesaplamalarında ihtiyaç kredilerinin risk ağırlığı vadeye göre farklılaştırılmış ve kar dağıtımının izne tabi tutulması uygulaması sürdürülmüştür. Bu düzenlemelerle bankacılık sisteminin güçlü yapısı korunmuştur. Diğer taraftan, cari açığın kalıcı olarak makul seviyelere düşürülmesi amacıyla yapısal önlemlerin hayata geçirilmesine devam edeceğiz. Bu kapsamda sanayi ve hizmetlerde ileri teknoloji içeren ve yüksek yurt içi katma değerli üretim yapısına geçişin sağlanmasına yönelik politikalar üzerinde çalışmaktayız. Ayrıca, orta ve uzun vadede yurt içi tasarrufların artırılmasına ve girdi tedarikinde yerli ürün payının yükseltilmesine yönelik çalışmaları da sürdürmekteyiz. Büyük oranda dışa bağımlı olduğumuz enerji sektöründe ise yerli, yenilenebilir ve nükleer enerji öncelik verdiğimiz diğer politika alanlarıdır.'' -''Finansman dengelerimiz daha da güçlenmekte''- Babacan, 2002 yılından itibaren uygulamaya konulan yapısal reformların Türkiye'de mali disiplinin güçlenmesini ve kamu maliyesinin sürdürülebilirliğinin orta ve uzun vadede bir sorun olmaktan çıkmasını sağladığını ifade etti. ''Kriz sonrası dönemde gelişmiş ülkelerden zaten daha iyi durumda olan kamu finansman dengelerimiz daha da güçlenmektedir'' diyen Babacan, 2010 yılında yüzde 3,6 olan merkezi yönetim bütçe açığının 2011 yılında mali disiplinden taviz verilmemesi ve güçlü büyümenin etkisiyle, öngörülen yüzde 2,8'in de altında, yüzde 1,7 oranında gerçekleşmesini beklediklerini söyledi. Babacan, bu oranı 2012 yılında daha da düşürerek yüzde 1,5'e getirmeyi hedeflediklerini, Orta Vadeli Program dönemi sonunda da açığın milli gelire olan oranının yüzde 1'e düşeceğini öngördüklerini kaydetti. Babacan, 2002 yılında yüzde 14,8 olan faiz giderlerinin Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya oranı küresel kriz yılı olan 2009 hariç her sene düşürüldüğünü belirterek, 2010 yılında yüzde 4,4'e kadar gerileyen faiz harcamalarının milli gelir içindeki payını bu yılın sonu itibarıyla yüzde 3,3'e indirmeyi öngördüklerini söyledi. Babacan, ''Bütün bu olumlu gelişmeler Türkiye'deki siyasi istikrar zemini üzerine inşa edilmiştir. Ekonomik istikrar için ne gerekiyorsa, bunu cesaretle yapabilen güçlü bir siyasi irade, bu başarıların en önemli faktörüdür'' dedi. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, bugünün dünyasında, 1990'lı yıllarda Bosna'da, Kosova'da yaşanan zulmün bir benzerinin, Suriye'de tekrarlanmasının mazur görülemeyeceğini ifade etti. Babacan, TBMM Genel Kurulunda, 2012 yılı bütçe tasarısı üzerinde yöneltilen eleştirilere Hükümet adına yanıt verdi. Anamuhalefet liderinin, ''bir sabah kalktıklarında Suriye'yi düşman ilan ettiklerini'' söylediğini belirten Babacan, bir sabah değil, her sabah yeni bir dünyaya uyandıklarını söyledi. Her sabah, dünyadaki gelişmeleri, uluslararası alanda savundukları insan odaklı, evrensel değerler ile uluslararası gerçekler perspektifinden yeniden değerlendirdiklerini belirten Babacan, ''Biz her sabah jeopolitiğimizi, beşeri coğrafyamızı yeniden yorumluyoruz. Biz bazılarının temsil ettiği gibi, geçmişi yorumlamak için değil, geleceğimizi şekillendirmek için gece-gündüz çaba gösteriyoruz'' dedi. Babacan, özellikle 1990'lı yıllardaki koalisyon hükümetlerinin yaptığı gibi statükocu, pasif ve edilgen değil, hemen her konuda Türkiye eksenli, zamanın ruhuna uygun, sorun değil, çözüm odaklı, özgün bir dış politika izlediklerini kaydetti. Babacan, bundan bazıları rahatsız olsa da Türkiye'nin bugün kendi sözünü söyleyen, kendi sözüyle hareket eden, söylediği dinlenen, takip eden değil, edilen bir ülke konumuna geldiğini belirtti. Suriye'deki durumun, anamuhalefet liderinin bahsettiği gibi bir sabah ortaya çıkmadığını kaydeden Babacan, ''Biz 9 aydır, her sabah kalktığımızda o gün Suriye'de rejim tarafından kaç insanın daha öldürüldüğünün ızdırabını yaşıyoruz. Biz her sabah binlerce insanın maruz kaldığı baskı ve zulme şahit oluyoruz. 9 ay zarfında kendi halkına silah doğrultan bir rejimin, 4 bin 500 insanın öldürüldüğünü, on binlerce insanın kayıp olduğunu, daha binlercesinin hapishanelerde çürütüldüğünü görüyoruz'' diye konuştu. Babacan, bugün Suriye'de halka yönelik şiddetin durması, mezhepsel bölünmeleri körükleyebilecek bir iç savaşın engellenmesi ve ülkenin demokratik bir yönetime kavuşması için verdikleri çabaların, bu durumun bir sonucu olduğunu dile getirdi. -''Hiçbir ülkenin rejimini zorla değiştirmeye kalkmadı''- Bundan sonra yapılması gerekenin, değişim sürecinin önünü açmak ve Suriye halkına bu yönde destek vermek olduğunu belirten Babacan, hiç kimsenin, kendilerinden, kendi halkına silah doğrultan bir rejimin yanında olmasını beklememesi gerektiğini vurguladı. Türkiye'nin, bugüne kadar hiçbir ülkenin rejimini zorla değiştirmeye kalkmadığını, bugüne kadar hiçbir zaman savaş peşinde koşmadığını, koşmayacağını dile getiren Babacan, bir ülkenin nasıl yönetileceğine ancak o ülkenin insanlarının karar vereceğini söyledi. Babacan, ancak bugünün dünyasında, 1990'lı yıllarda Bosna'da, Kosova'da yaşanan zulmün bir benzerinin, Suriye'de tekrarlanmasının mazur görülemeyeceğine işaret ederek, ''Bizimkisi bir savaş çağrısı değil, ilkesel bir tutumdur. Meşruiyetin temel kaynağı halktır, halkın iradesidir. Halkın iradesinin serbest bir şekilde tecelli etmesine karşı silah kullanan bir anlayışa Türkiye'nin destek vermesi söz konusu olamaz'' diye konuştu. Belirledikleri dış politika ilkelerinin, herşeyden önce insan odaklı olduğunu ifade eden Babacan, Suriye konusunda izledikleri politikayı, ''Bir sabah kalktık, her şey değişti, başka güçlerin isteği üzerine bir ülke düşman ilan edildi'' diye eleştirenlerin, evrensel insani değerleri, benimsedikleri ilkeleri, Suriye'deki koşulları idrakten yoksun olduklarını, 9 aydır her sabah yaşanan zulme gözlerini, kalplerini, vicdanlarını kapadıklarını ortaya koyduğunu söyledi. Babacan, ''Bazı CHP'lilerin Suriye'yi ziyaretlerini ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun sözleriyle birlikte düşünüldüğünde şöyle bir algı oluşuyor. CHP içinde bazıları, BAAS rejimiyle bir gönül birliği hissediyor. Azınlığın çoğunluğa tahakkümü, tek parti rejimi, bunları özleyenler, kendilerini Suriye'deki rejimle özdeşleştiriyorlar herhalde'' diye konuştu. -''Vefamız rejime değildir''- Babacan, Libya konusunda da değerlendirme de bulundu. Ahde vefanın önemli bir ilkesi olduğunu, ancak hiçbir ilkenin, insanın yaşam hakkından üstün olmadığını belirten Babacan, Libya Lideri Kaddafi'ye de Esad'a olduğu gibi gereken uyarılarda bulunduklarını, ancak dinlememekte ısrar edildiğini kaydetti. Babacan, sözlerini, ''Bizim vefamız Libya halkınadır, rejimine değildir. Kendi halkına silah doğrultan, kitlesel katliama girişerek halkı ile arasındaki her türlü vicdani, ahlaki ve akli meşruiyet ilkesini tarumar eden bir lidere vefa gösterilmesini beklemek, vefanın kendisine ihanettir'' diye sürdürdü. Kaddafi'nin linç edilmesi karşısında, Türkiye'nin tutumunu aynı gün Dışişleri Bakanı'nın açıkladığını, bu tür bir olayı kimsenin tasvip etmesinin mümkün olmadığını kaydeden Babacan, iktidarlarında en temel göstergenin halkın tercihi ve meydanların sesi olduğunu belirtti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Eylül ayında Libya'yı ziyaretinde Türk bayrakları ile meydanlara dökülen on binlerce Libyalı'nın coşkulu tezahüratının, Libya halkının sesi, vicdanı olduğunu kaydeden Babacan, bazı Avrupa ülkeleri liderleri Libya'ya gittiklerinde nasıl karşılandığını gördüklerini söyledi. Babacan, 2010 yılında BM Güvenlik Konseyi'nde, İran'a karşı yaptırımlara ilişkin kararın oylamasında koydukları tavrın, her şeye ''evet'' denildiği iddiasını çürüttüğünü ifade ederek, bu yaptıklarını egemenlerin güdümünde diye takdim etmenin, dış politikalarını dar kalıplı, statik bir çıkar algılamasıyla tanımlamanın, her şeyden önce Türkiye'nin çıkarının nerede yattığını görmemek, bölgeye ilişkin vizyonu anlamamak olduğunu vurguladı. -''Boyunlarımıza sarılıp ağladı''- Türkiye'nin, 2008'de BM Güvenik Konseyi seçimlerinde 192 ülkenin 151'inin oyuyla seçildiğini, buraya seçildikten sonra onlarca ülkenin temsilcinin kendilerini tebrik ettiğini, bazılarının boyunlarına sarılıp ağladığını anlatan Babacan, ''Biz size niye oy verdik biliyor musunuz; siz dik duruyorsunuz. Kimsenin etkisi altında kalmadan doğru neyse onu yapıyorsunuz'' dediklerini aktardı. Babacan, 53 Afrika ülkesinden 51'inin oyunu aldıklarını, dünyada ne kadar ezilmiş, sıkıntıda ülke varsa, büyük çoğunlukta Türkiye'yi desteklediğini söyledi. Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Mısır arasındaki anlaşmaya işaret eden Babacan, BM nezdinde girişimde bulunulduğunu, anlaşmanın Kıbrıs Türkleri'nin Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını haleldar ettiği itirazlarının kayıtlara geçtiğini kaydetti. Babacan, Mısır ile Türkiye arasında ikili görüşme trafiğinin başladığını söyledi. Babacan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin 2007'de Lübnan ile benzer bir anlaşma yaptığını, Lübnan hükümeti nezdinde bu tarihten beri yapılan üst düzey girişimlerle Lübnan'ın bu anlaşmayı onaylamamasının sağlandığını bildirdi. Bakan Babacan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin 17 Aralık 2010'da İsrail ile anlaşma imzaladığını, bu anlaşmanın Kılıçdaroğlu'nun bahsettiği, Dışişleri Bakanı'nın konuşmasından daha sonra imzalandığını, burada bir tutarsızlık olmadığını kaydetti. -''Tek sahibi Rumlar değil''- Babacan, ''Hükümetimiz, Türkiye'nin karada, havada, denizde her türlü hakkının korunması konusunda son derece hassastır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin tek taraflı girişimleri ülkemiz açısından bir hüküm ifade etmiyor. Kıbrıs adasının tek sahibi Rumlar değildir. Kıbrıs Türkleri de adanın sahibidir'' diye konuştu. Kıbrıs konusunda Türkiye'nin aynı şekilde yapıcı ve aktif bir tutum izlediğini, bundan sonra da izlemeye devam edeceğini kaydeden Babacan, Kıbrıs'ta tarafların ikna olacağı, kalıcı bir barışı desteklemeyi sürdürdüklerini bildirdi. Babacan, Kıbrıs'ta müzakerelerin ilanihaye devam etmeyeceğini de muhataplarına her fırsatta ifade ettiklerini belirterek, ''KKTC'ye her anlamda desteklerimiz de sürüyor. AB müzakerelerinde Türkiye, tüm olumsuzluklara, liderlerin tüm popülist tavırlarına rağmen, kararlılığını ilk günkü gibi muhafaza ediyor. Mısır, Tunus ve Libya'daki gelişmeleri yakından takip ediyor, bu ülkelerde, parlamenter ve anayasal sisteme dayalı rejimlerin bir an önce oluşturulması ve sağlıklı şekilde işletilmesi için girişimimizi sürdürüyoruz'' dedi. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, küresel krize karşı Türkiye'de gerekli önlemleri aldıklarını belirterek, ''Sayın Başbakanımızın tabiriyle, bu kriz bizi inşallah teğet bile geçmeyecektir. Çünkü biz önlemlerimizi testi kırılmadan önce aldık'' dedi. Babacan, TBMM Genel Kurulunda, 2012 yılı bütçesi üzerinde Hükümet adına eleştirileri yanıtlarken, Tarım sektöründe 2002 yılında kişi başına gelir bin dolar civarında iken, 2010 yılı itibarıyla 3 bin 500 doları geçtiğini ifade etti. Türkiye'nin 2002 yılında 23,7 milyar dolarlık tarım hasılasına sahip ve 190 ülke içerisinde tarımsal ekonomik büyüklük açısından 11. sırada yer alırken, bugün 61,8 milyar dolarlık tarım hasılasıyla dünyanın 7. büyük tarımsal gücü haline geldiğini kaydeden Babacan, Türkiye'nin bu dönemde Fransa, İspanya, İtalya gibi büyük Avrupa ülkelerini geride bıraktığını anlattı. Babacan, tarım sektörünün şiddetli kuraklığın yaşandığı 2007 yılı hariç olmak üzere son 8 yılda aralıksız büyüme gösterdiğini ifade ederek, ''Bu durum, teknolojik tarımın ve sulama alt yapısının gelişmesi gibi faktörlerle tarım sektöründe tabiat şartlarına bağımlılığın azaldığını göstermektedir. Türkiye;de 2002 yılında toplam tarım ürünü ihracatı 4 milyar dolar iken, 2010 yılında tarımsal ihracatın 12,7 milyar dolara ulaştığı görülmektedir'' diye konuştu. Türkiye'de 50'den fazla büyükbaş hayvan bulunan işletme sayısının 2002 yılında 4 bin 300 iken, bugün yaklaşık altı kat artarak 24 bine çıktığına işaret eden Babacan, bu göstergenin bile Türkiye'deki hayvancılığın hızla profesyonelleştiğini ve ölçek ekonomisine doğru gittiğini gösterdiğini vurguladı. ''İktidara geldiğimizden bu yana çiftçimize sürekli destek olmayı temel bir öncelik olarak belirledik'' diyen Babacan, her yıl bütçeden daha fazla kaynağı çiftçilere tahsis ettiklerini, yaşanan kuraklık ve doğal afetler karşısında çiftçinin yanında olduklarını, oluşan zararları telafi edecek şekilde kaynak aktardıklarını ve kredi borçlarının ertelenmesini sağladıklarını, bundan doğan faiz yükünü de üstlendiklerini anlattı. -''Çiftçilere düşük faizli kredi uygulaması...''- Babacan, tarımsal destekleme politikasında üretkenliği ve verimliliği esas alan bir yaklaşım içinde olduklarına işaret ederek, 2012 yılı bütçesinde 2011 yılına göre tarımsal destekler için yaklaşık yüzde 20 oranında ödenek artışı öngördüklerini bildirdi. Tarım sigortalarının kapsamını genişleterek çiftçinin ürün ve üretim araçlarını teminat altına aldıklarını belirten Babacan, ''Tarım sigortaları için öngördüğümüz ödeneği, 2012 yılında 1,5 kattan fazla artırdık'' dedi. Akaryakıt ve diğer girdi fiyatlarındaki artıştan dolayı çiftçilerin mağduriyetini azaltabilmek için mazot desteği yüzde 9 ile yüzde 25 oranları arasında artırdıklarını ifade eden Babacan, ''Kimyevi gübre desteklerini ise yüzde 9 ile yüzde 16 oranları arasında artırdık. Kırsal alanda gelir düzeyinin yükseltilmesi ve tarımsal alt yapının güçlendirilmesi amacıyla uyguladığımız kırsal kalkınma yatırımlarının desteklenmesi için ayrılan ödenekleri yüzde 40 oranında artırdık'' diye konuştu. Çiftçilere yüzde sıfır ila yüzde 5 arasında değişen düşük faiz oranlı kredi kullandırılması uygulaması sonucunda Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerince kullandırılan kredi bakiyesinin Kasım ayı sonu itibarıyla 19,8 milyar liraya ulaştığını anlatan Babacan, 2012 bütçesinde, çiftçilere düşük faizli kredi maliyetlerini karşılamak amacıyla 1,2 milyar lira ödenek ayırdıklarını kaydetti. -''İthal ettiğimiz buğdayın yüzde 80'ini işliyoruz''- 2010 yılında Türkiye'nin buğday ithalatının 2 milyon 565 bin ton olduğunu belirten Babacan, ''Doğru buğday ithal ediyoruz ama ne kadar ihraç ediyoruz diye baktığımızda 4 milyon 700 bin ton da ihracatımız var. İthalata ödediğimiz 688 milyon, ihracattan girdimiz 1 milyar 570 milyon. Buğdayı konuşacaksak bu rakamlara bakmakta büyük fayda var. Üstelik ithal ettiğimiz buğdayın yüzde 80'inin işliyoruz, ürünlerini ihraç ediyoruz'' dedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ''Tarım ithalatına 100 milyar ödendi'' sözlerini anımsatan Babacan, ''Rakamları söyleyelim; 2003-2010 arası tarımsal ürünlerin ithalatı toplam 70,4 milyar, ihracat 73,8 milyar. Bir işlenmiş gıda ürünlerine burada bakmak gerekiyor. 2033-2010 yılları arasında ithalat yapmışız 39.8 milyar ancak ihracatımız 68,4 milyar. Tarımdan ve tarımdaki dış ticaretten bahsederken sadece ithalat kalemlerini değil, hemen sayfanın karşısındaki ihracat kalemlerine de bakmakta fayda olacaktır'' şeklinde konuştu. Rakamlar dile getirilirken, bunların sağlıklı olup olmadığının da teyit edilmesi gerektiğini belirten Babacan, çiftçinin geçen 1,4 milyon ton mazot kullandığına dikkati çekti. Babacan, bu miktar harcamadan 8 milyar lira vergi toplanmasının mümkün olmadığını dile getirdi. -''Bize gıpta ile bakıyorlar''- Enerjinin önemine dikkati çeken Babacan, nükleer enerjiye geçmek istemelerinin nedeninin, özelikle doğal gaz ihtiyaçlarını azaltmak olduğunu, nükleer santraller devreye girdiğinde satın alınmakta olan doğal gazı ikame edeceğini belirtti. Türkiye'nin, ekonomideki başarısından dolayı bütün dünyada parmakla gösterildiğini ifade eden Babacan, şunları söyledi: ''Bütün bu küresel krize rağmen, Avrupa'da yaşanan sorunlara rağmen Türkiye çok şükür bu krizin etkilerini en az hasarla atlattı. Bütün dünyada takdir gördü. Sayın Başbakanımız gittiği bütün uluslararası toplantılarda çok farklı şekilde karşılanıyor ve adeta diğer ülkelere bizim başarılarımızı anlatarak nasıl bu noktaya geldiğimizi anlatarak onlara güzel dersler veriyor. Avrupa'da pek çok parlamentoda bütçe görüşmeleri var. Neler görüşülüyor bu bütçe görüşmelerinde? Ödenemez boyutlara ulaşmış borçlar, ana parasını kenara bırakın da 'faizini nasıl biz bütçemize yerleştiririz' konuları görÜşülüyor. 'Sıfıra, eksiye düşmüş büyüme oranlarını acaba yüzde yarıma, yüzde 1'e çıkarabilir miyiz', bunun derdindeler. Emekli maaşlarının düşürülmesini konuşuyorlar. Memur maaşlarının dondurulmasını düşürülmesini konuşuyorlar. Kaç tane memuru işten çıkaracaklarının tartışmasını yapıyorlar. Biz ise çok şükür yüzde 9'luk büyümeyi, yatırımları konuşuyoruz. Eğitime, sağlığa, adalete, geçen yıla oranla ne kadar daha fazla bütçe ayıracağımızı konuşuyoruz. Çok şükür geldiğimiz bu nokta diğer parlamentoların Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosuna gıpta ile bakmasını gerektirecek bir nokta.'' -''Testi kırılmadan önce aldık'' Küresel bir kriz söz konusu olduğunu, bundan Türkiye'nin de sınırlı ölçüde etkilendiğini anlatan Babacan, ''Türkiye'nin ekonomisinin zeminini sağlamlaştırdığımız için Türkiye'nin kamu maliyesini, bankacılık sistemini güçlendirdiğimiz için Sayın Başbakanımızın tabiriyle, bu kriz bizi inşallah teğet bile geçmeyecektir. Çünkü biz önlemlerimizi testi kırılmadan önce aldık. Kuşkusuz yanı başınızda deprem olduğunda hissedilir. 'Bunu hiç hissetmeyeceğim' diyemezsiniz. Önemli olan binanızı sağlamlaştırmak ve depremde ayakta kalabilmektir'' diye konuştu. Türkiye ekonomisinin bir israf ekonomisi olmaması gerektiğine dikkati çeken Babacan, ''Herkes ayaklarını yorganına göre uzatmalıdır. Ancak bu hiçbir zaman bu, 'Harcamaları kes, durdur' demek değildir. 'Alabildiğine harca' demek de değildir. Bu ikisi arasındaki denge korunmalıdır'' dedi. Gelir dağılımına değinen, OECD'nin yeni bir rapor hazırladığını belirten Babacan, bu rapora göre tüm OECD ülkelerinin çoğusunda gelir dağılımının bozulduğunu, gelir dağılımı düzelen iki ülkeden birinin Türkiye olduğunu söyledi. DSP-MHP-ANAP koalisyonunun 42 aylık dönemindeki ekonomik göstergelere değinen Babacan, Türkiye'nin söz konusu dönemde yüzde 17 küçüldüğünü sözlerine ekledi. AA
İLGİLİ HABERLER
İlgili Haberler
|
![]() |